İSTANBUL, AMA SADECE İSTANBUL

Atatürk havalimanından inip metrodan sonra tramvay kullanmak durumunda olanlar için önemli bir not düşmek istiyorum. Eğer valizinizle birlikte metrodan indikten sonra alt-geçit, üst-geçit merdivenleri inip çıkmak ya da çıkıp inmek istemiyorsanız gelin metrodan Aksaray yerine Zeytin Burnu'nda inin. Böylelikle indiğiniz yerde tramvaya binme imkanı bulacaksınız. Havalimanından metroya bindikten sonra Aksaray'da inmem tavsiye edildi. Oradan da tramvaya... Aksaray’da metrodan indikten sonra elimde bana göre ağırlar ağırı olan valizimle tramvay buluncaya kadar bir de baktım ki Yusuf Paşa durağındayım. Üstelik vakit de kaybetmiştim. Vakit kaybettiğimi en bariz bir şekilde belli eden havalimanından metroya binerken bizimle birlikte binmiş olmasına rağmen yanlış bindiğini düşünüp tekrar inerek metroyu kaçıran garibimi Karaköy’de indiğim tramvayda tekrar görmemdi.

Fakat tatil dönüşümde her ne kadar valizimi bir gün önce akşamdan göndermiş olsam da sırtımdaki Künefe şerbetleri (ki bunlar sonradan uçağın kapısında sıvı çöp bidonlarına görevliler tarafından lıkır lıkır boşaltıldı), ve elimde Gülhane’de Ziya’nın Şark Sofrası'ndan aldığım lezzet deposu Künefelerim ile birlikte yeniden alt-geçit, üst-geçit inip çıkmayı ya da çıkıp inmeyi bir kenara bırakın turnikeden geçmek bile dehşete dönüşecekken, nasıl olduysa bildiğim şeyleri, kendimi tekrar tekrar garantiye alma adına mıdır nedir, yoksa bin biliyorsan da bir bilene danış özdeyişinin zihnime çocukluğumdan beri kazınmış olmasından mıdır, yine de bir güvenlik görevlisine danışmayı uygun buldum. Görevli bana en kolay aktarmanın Zeytin Burnu’ nda olacağını söyleyip bir de ufak raylı sistemler haritası üzerinde anlatarak bu küçük ağ haritasını elime tutuşturdu. Böylelikle havalimanından sadece birkaç durak beride olan Kartal tepe’ye (Forum İstanbul) kolayca ulaşabildim. Oradan ertesi gün sabah erkenden 'bu tarafa giden metroya bineceksin' diye arkadaşımın işaret ettiği yöndeki her hangi bir metroya binince olanlar oldu. Meğer aynı hatta o yöne giden iki tane metro varmış. Bir tanesinin üzerinde Esenler yazıyormuş, diğerininkinde H. limanı. Yani bahsedilen istikamette ilerleyen her hangi bir metroya binmemeli, üzerini okuyup H.limanı yazan metroya binmeliymiş. Bunu da böylelikle öğrenmiş oldum. Gerçi zamanım vardı, pimpirikliyim ya hani, erkenden düşmüştüm yollara. Önce oturma imkanı bulduğum bomboş bir metroyla bir durak sonra zaten son durağı olan, Esenlere gidip, yerimden kımıldamadan aynı metroyla geri dönerek bindiğim durakta tekrar inip, elimde valizim, sırtımda künefe şerbetlerime ilave bir şişe de balla hazırlanmış enginar suyu ağırlığıyla hınca hınç dolu olan H.limanı metrosuna itiş kakış binerek nihayet az bir gecikmeyle de olsa kolayca Atatürk Havalimanına ulaşmıştım. Çocukluğumdan beri yalnız yolculuk yaparım. Ne çileydi o. Çok şükür ki art
ık metromuz, tramvayımız var. Allah bu metro ve tramvay sistemini İstanbul’a kuran, bahşeden, yapımında emeği geçen herkesten razı olsun ve rahmetini onlardan esirgemesin. Amin. Havalimanına adımımı atmamla birlikte arama esnasında kibar görünümlü kabalar kabası bir hanım görevlinin edepsiz davranışı karşısında moralimi bozmamayı ve ona uymamayı becerebildim ya bi şükür de buna. Ve sonrasında ilk işim zat-i âlinin haksız tavır ve davranışını gerekli merciye şikâyet etmek oldu. Ohh, çok rahatlamıştım.
 
Neyse gelelim İstanbul gezime...
 
Yıllarca İstanbul’da yaşamama rağmen ilk defa bu yıl kız kulesine gittim. İlk defa balık ekmek yiyip, ilk defa şalgam suyu içtim. Bu arada bir daha böyle bir şalgam suyu (içerisinde birçok karışım olan hazır şişe bir içecek) içmemeye karar verdim. İlk defa sahilde bir arkadaşımla kahvaltı yapıp ilk defa Fethi Paşa korusunda dolaştım. İlk defa Burgaz adaya gittim. İlk defa Galata kulesine çıktım. Hem de tek başıma. Diğer taraftan hala ilkleri yaşayabilmem Allah’ın lütuflarından. Ha, bu arada, aradığım atmosferi bulamamakla birlikte, bir de ilk defa Feshane’ye gittim. Ayaklarım şişmesine rağmen yürüyebiliyorum, ayakkabım ayağımı vurduğunda Nafiye teyzenin terlikleri imdadıma yetişiyor ya, işte bunlar da birer nimet. Ayağımdan büyük bir terlikle dolaşmak durumunda kalsam da bunu umursamayabiliyorum.
 
Eminönü Yeni Camii – Nuru Osmaniye – Sultanahmet – Süleymaniye – Şehzade Camii – Fatih Camii – Üsküdar Yeni Camii.
 
Bir cuma günü Üsküdar’dan kalkıp yürüyerek iskeleye iniyorum. Vapura Binip Eminönü’ne geçtikten sonra Yeni Cami'de bir mescit namazı kılıp elimde simidim Mısır çarşısına atıyorum kendimi. Oradan salına salına Mahmut Paşa’ya çıkıyorum, Nuru Osmaniye'den geçtikten sonra Cağaloğlu’nda Mado’yu tepeleyip de geçmek olmaz düşüncesiyle bir külah vişneli ve kakaolu dondurmayı yiyerek ilerliyorum. İstikametim Sultanahmet. Cuma namazımı burada kılıyorum. Sonra tekrar dolaşarak Mahmut Paşaya geçiyorum. Tabii hazır Sultanahmet’te iken Selim Usta'da köfte yemeden olmaz. Kredi kartı kullananların aklında bulunsun Selim Usta'da kredi kartı geçmeyip, ödemeler nakit kabul görüyor. On günlük tatilim boyunca Sultanahmet'te bulunduğum her gün yemeğimi Selim Usta'da yiyorum. Bir buçuk köfte, ayran/soda ve salata. Tülbentçiler çarşısından geçip sağa dönüyorum ve ilk defa karşılaştığım dükkanlara bakına bakına kimilerinin de içine girip dolaşarak Süleymaniye’ye çıkıyorum. Süleymaniye’de ikindi namazımı, cami restorasyonda olduğu için hazırlanmış olan bir çadırda, abdest alırken atlattığım badireler yüzünden gecikip namazın ikinci rekâtında imama yetişerek kılıyorum. Biraz da etrafta dolaşıp mezarlıkları ziyaret ederek devam ediyorum. Yolum Şehzade Camii'ne uğruyor. İçeri girip bir mescit namazı kılıyorum. Oradan ayrılıp yürüyerek Fatih’e çıkıyorum. Fevzi Paşa caddesinden Fatih'e çıkarken bir tatlıcı dükkanı görüyorum. Canım lokma tatlısı çekiyor fakat karnım tok. İçeri girip 'en az ne kadar lokma tatlısı veriyorsunuz?' şeklinde bir soru yöneltiyorum. Bir kaç kez tekrarlıyorum sorumu, fakat bir türlü anlaşılamıyorum tatlıcı tarafından. Sonra karnımın tok olduğunu, elimde taşıyamayacağımı fakat lokma tatlısı yemeden de oradan geçmeyeceğimi anlatıp tekrar soruyorum, 'yani en az 50 gr. mı yoksa 100 gr. mı, en az kaç gram tatlı verirsiniz? Bu kez sorum anlaşılmış olacak ki, tatlıcı bana kaç tane yemek istediğimi soruyor. Önce iki diyorum, sonra dayanamayıp üç olsun diyorum. Küçük bir plastik kabın içine dört tane lokma tatlısı koyup bir de kürdan batırdıktan sonra buyurun diyerek o lezzetli minik bombacıkları bana uzatıyor. Bu arada ben çoktan cüzdanıma sarılmışım bile. Fakat tatlıcı bana fiyat vermez, ben derim yolcuyum, bakın yola gitcem, kul hakkına girmek istemem söyleyin ne ödemem gerekiyorsa da ödeyeyim. Ben inat, gelin görün ki bizim tatlıcı benden daha inat "ben size ikram ediyorum, kabul edin diyor". Helalleşip teşekkür ediyorum ve keyifle tatlımı yiyerek yoluma devam ediyorum. Ve sanırım ilk defa Fatih Camii’nin bu kapısından geçiyorum. Bu arada yolda giderken aklıma geliyor gönlü geniş, eli açık tatlıcının kendisine ve tüm geçmişlerinin ruhuna bir Fatiha gönderiyorum. Fatih Camii'nde de bir mescit namazı kılıp Fevzi Paşa caddesinden Eminönü’ne giden bir otobüse atlayarak akşamdan önce Üsküdar vapuruna yetişiyorum. Akşam namazını Üsküdar’da Yeni Camii’de kıldım demeyi çok isterdim. Fakat namazı evde kılmayı yeğliyorum. Bir anlamda bindiğim vapuru ve dönüş yolundaki otobüsü saymazsak İstanbul’u bir baştan öbür başa yürüyerek gezmiştim. Ayaklarıma zift karası sular inmişti fakat ben mutluydum.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !