KOVADAN DÖNME SAKSI

Öncesi 

Bu gün itibariyle bu kös kös oturmaya bir son verip en azından yazmış olduğum yazıların hatırına bir aksiyon gösteriyorum. Düşün, düşün, tahayyül et, günün taşını kuza, kuzun taşını güne taşı… ıyyşş… İçim daraldı… Yapmak istediklerini yapamamanın yapabileceklerini de yapmaktan alıkoyması böyle bir şey. Peki, nereye kadar?

Öncesi ve sonrası kategorisindeki ilk yazının başrol oyuncusu, başta ben olmak üzere, kimselerin beğenmediği plastik bir yoğurt kovası…

Yeşili çok severim. Buna karşın yeşile sahip olmak için çok para harcama taraftarı hiç değilim. Ektiğim çiçeklerden bir tanesini alıp iş yerinde masamın bir köşesine yerleştirmiştim vaktiyle. Annemin balkonundan bulduğum uyduruktan kenarı kırık bir saksının içinde bir süre canımı sıkarak durdu. Kara kara düşündüm. Ne yapsam, ne yapsam? Gidip bir saksı alsam biliyorum iki günlük. Hatta belki de ertesi gün kırılacak. Bir annemlerde kırılır ne götürsem, bir de çalıştığım ofiste. Yoğurt kovasının içine çiçek koymak akıl kârı değil. Reklam. Kovayı mı boyamalı, (boya da bedava değil ki) ne yapmalı, ne yapmalı? Eskiden alüminyum folyoya sarılırdı bir şeyler. Mutfaktan 30 cm. folyo mu yürütsem? Fakat o da çok kıytırık, hatta bir o kadar da uyduruk. (Alüminyum folyo deyince aklıma geldi annem anlatmıştı, o da sağlık düşmanı mutfak suçlusu addedilmiş. Zaten alüminyum tencere mutfaktan atılalı yıllar oldu da bu folyo da neyin nesiydi? Suçlu addedilmese şaşardım). Kartonla mı kaplamalı kovayı? Yoksa renkli bir paket kâğıdı mı? Peki ya kumaşa ne dersiniz? Düşünürken düşünürken paket kâğıdına kadar gelince oradan kumaşa geçiş yapmak an meselesi oldu. Evet, evet artık kumaşlar. Onlar bu iş için biçilmiş kaftan.

Önce yoğurt kovasını kullanacağım kumaş parçasının üzerine, ters yüzüne tabii ki, oturtup kurşun kalem yardımıyla bir çember çizdim. Çizdiğim daireyi bir cm dikiş payı bırakarak kestim. Kovanın kenarına gelecek bölüm için dikdörtgen bir parça kesmek gerekiyor. Fakat kovanın ağız kısmı alt kısmına nispeten daha geniş. Dolayısıyla keseceğim dikdörtgenin alt ve üst uzun kenarlarını ayrı ayrı masura ile ölçerek dikdörtgeni çizip kesmeli. Geriye sadece tüm kenarları birleştirmek kaldı. Ağız kısmının düzgün durması için bir de lastik geçirdim.

Sonrası

Eskiden millet model kıskanırdı. Anekdot şöyle: komşunun bir akrabası, komşunun diğer akrabasında bir dantel görür ve modelini almak için ister… İster ama beriki vermez. Bizim komşu akrabasına üzülmemesini, onların da Zeynep hanımdan aldığını, ondan isteyebileceğini söyler ve Zeynep hanımların evinin yolunu tutarlar. Yok öyle dava, madem onlar vermiyorlar o halde biz de vermiyoruz diyerek kızı annesiyle tartışır. Madem millet kılçıklık yapıyor, artık model vermek yok. Tüm kılçıkları ve kılçıklıkları boykot edecektir. Fakat gelin görün ki annesi “ben model kıskanmayı sevmem” der her defasında. Ve örneği verir.

Bir başka komşunun kızı, annesi bir türlü anlayamadığı için elinde tığı ve ipliği çat kapı gelir bir gün, hani annesinin anlayamadığı kısmı öğrenip takıldığı yerde annesine öğretecek. Zeynep teyzesi oturtur kızı yanına, başlar anlatmaya “şurdan gir, buradan çık” derken evdeki misafirperverlikten kız kendini o kadar rahat hisseder ki boş bulunup* birden ‘teyze biliyor musun annem bunu kimselere göstermiyor, koca yatak örtüsünü gizli gizli yaptı bitirdi. Ne zaman kapının zili çalıyor, annem elindeki danteli koltuğun altına atıp suçlu suçlu oturuyor” der.

  - Hadi yaa… Bak sen uyanıklığa, bak bu da iyi fikir. Ben bunu tuttum.

*- Yok, canım öyle demek istemedim, sen beni yanlış anladın.

  - Hadi ya kardeşim sen de… Ne yanlış anlıcam.

Bir gün yine bir başka komşunun gelini soluğu Zeynep teyzesinde alır ve havlu danteli kenarı ister. Görümcesine yapacaklardır. Hani filan filan dantel var ya işte o. Zeynep teyzesinin kızı Roza der ki geline hayır olmaz veremeyiz. Çünkü biz onu yaparken ‘ellerinize sağlık, güle güle kullanın, ne güzel havlu danteliymiş’ gibi güzel sözler işitilmemiştir. Onun yerine ‘ıııyyyşş, teyze sen buna mı emek veriyorsun, hiç güzel değil, onca iş, yazık yazık’ denmiştir. Derken Zeynep Hanım girer araya, vermek ister bu kıyım kıyım kıymetli havlu dantelini geline. Kızı der ki hayır, gıcıklığa gıcıklık, vermiyoruz. Gelin der ki Roza’ya “etme eyleme, bir danteli alamadın mı diye evde olay çıkar, sen benim görümcemi tanımıyor musun”? Tanıyorum n’olmuş? Vermiyoruz, elinize sağlık denseydi. Verirdin, vermezdin, verelim üçgeninde gider gelir zavallı bir havlu danteli. Aslında bu dantel o kadar da masum değildir. Verilmezse bir yuvanın yıkılmasında parmağı olacaktır. Ama gelin görün ki verilirse de bir genç kızın onurunun kırılmasında rol oynayacak hatta biraz daha dramatize edilirse psikolojik çöküntülere bile sebep olabilecek. Annesi der ki “kızım etme eyleme gelinin yuvasını yıkma, verelim iyilik bizde kalsın”. Haydaaa, bu gelinin yuvası bir pamuktan eğrilmiş dantel ipliğine mi bağlıymış yani? Neticede iki zincir bir tırabzan, belki bir de dolgu. Bu kadar mı dayanıksız evlilikler? Neyse, annesi kızını tepeler geçer, danteli verir geline. Neymiş efendim, gelin dayak yermiş sonra. Bir dantel için değer miymiş? Değmez elbet. Fakat etrafımızdaki gelinlerin durumu bu ise eğer, bizim toplum olarak çok büyük bir derdimiz var demek.

Sahi ben kovadan dönme saksımı neden nokta virgül anlattım şimdi?

Benim annem de model paylaşma taraftarıydı. Onun modeli herkesin modeliydi. Oysa ben bir parça farklıyım: kılçıklığa kılçıklık tarafındayım ben. Yoksa yaş geçince ben de mi anneme benzemeye başladım?

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !